Yunanlılar ve Türkler, Karadeniz’den Makedonya’ya, Girit’ten Anadolu’ya gidip geliyorlar. Yolculukların rotasını anılar, yaşamlar ve anlatılar çiziyor. Yunanistan ve Türkiye arasında gerçekleşen nüfus mübadelelesi sonucunda, göçmenler, çocukları ve torunları tekrar sınırları aşarak, köklerine dayanan yerleri keşfetmeyi iki milletin ortak mirası olarak hissederek, komşu ülkede; atalarının vatanında geçmişlerini arıyorlar. Dedelerinin evlerini ziyaret ediyor, komşular arasında gerçek dostluk temelleri atıyorlar. Trabzon’dan bir göçmen çocuğu Yorgos Andreadis, atalarının memleketine bir anılar yolculuğu yapmak üzere yola çıktı, Karadeniz ve Türkiye ile bir hayat ilişkisi kurdu. Yolu, Bergama ve İzmir’den kalkarak ailesinin vatanı Midilli ve Florina’yı ziyaret eden ve orada atalarının hikâyeleriyle buluşan Sefa Taşkın’ın yoluyla karşılaştı. Gazetemize ailelerinin göçü ve köklerinin sökülmesiyle ilgili bu bilgilere bize aktaran bu iki insan, bunlara benzer anıları olan yüz binlercesinden sadece bazıları. Hepsinin ortak noktası derin bir hasret, özlem ve geriye dönüş çabası. Zaman içinde yapılanmış dostluklarıyla, yerel toplumlara müdahalelerle, komşular arasındaki yakınlaşmaya katkıda bulunarak, bir daha kimsenin köklerinden zorla ayırılmaması, iki ülke arasında geçilmez sınırların olmaması için çalışıyorlar.
--“Gidince daima geri dönmek istersin”--
Sefa Taşkın, Bergama - Türkiye.
“Ailenin yaşadığı yerleri ziyaret ettiğinde hissettiklerin tarif edilemez. Garip duygulardır, bu yerlerden bahseden, atalarının kültürünün en önemli bölümü olan anlatılan anılarla büyüdün. Sanki önünde detaylarını bilmediğin fakat buna rağmen çok iyi tanıdığın bir şey var. Kendine hâkim olamazsan gözlerinde yaşlar akmaya başlar. Ayrılırken de, daima geri dönmek istersin”. Çok iyi tanıdığımız bu açıklama bir vatandaşımıza ait değil, Doğu’daki komşu ülkenin bir vatandaşına ait. Bu kişi anne-baba ve dedelerinin Lozan Antlaşması çerçevesinde izledikleri yolun tersine ilerleyerek ve her iki taraftaki milletlerin Ege ve Trakya’da dostluk iradesi temelinde Midilli Adası’nın Polihnito köyünde yıkık da olsa annesinin evini bulmayı başardı fakat babasının ailesinin Yannitsa’daki (Yenice) evini bulamadı çünkü bütün Türk mahallesi yok olmuştu.
Sefa Taşkın emekli bir mühendistir. Şimdi zeytin üretimiyle uğraşıyor. 1989-1999 yıllarında Bergama ve İzmir’de belediye başkanı olarak görev yaptı, kökeni Midilli’ye ve Makedonya’ya dayanıyor. Eşi Macide ise Priştina ve Florina’dan. Her ikisi de Yunanistan’ı sık sık ziyaret ediyor, her fırsatta Türkiye’de misafir ettikleri Yunanlı dostlarıyla buluşuyorlar. Çünkü hem Yannitsa ve Florina’da hem de Midilli’de yerli halk onları büyük bir dostlukla karşılıyor, tıpkı onların da eski vatanları ziyaret eden Yunanlılarla yaptığı gibi. Yannitsa’da kitapevi sahibi olan Adanalı Ermeni kökenli bir kadınla, Midilli’de Küçük Asya kökenli Bergama, İzmir ve Ayvalık’tan gelenlerle tanıştılar. Tespitler hep aynı: “eski vatanlar” yemek, içki, mimari, alışkanlıklar yoluyla bizleri birbirimize bağlıyor. Hepimiz göçmen çocuklarıyız, bu nedenle birlikte yaşayabiliriz”.
--Kalamaria’dan Karadeniz’e bir hayat --
Yorgos Andreadis, Selanik.
Kalamaria’daki göçmen kulübelerinde doğdu, Karadeniz’le ilgili anlatılanlarla büyüdü. Ninesinin Gümüşhane’den, Trabzon’dan, Kromni ve Batum’dan anlattıkları Karadeniz’e bir “kutsal” ziyaret yapmasına neden oldu. Bu ilk ziyaret artarda elli iki ziyarete, otuz beş kitaba, bir Abdi İpekçi ödülüne ve Atina Akademisi’nin özel bir ödülünü almasına yol açtı. Atalarının köklerini ararken dostluklar ve kopmayan bağlar kurdu.
Yorgos Andreadis, yazar ve Türk-Yunan dostluğunun tanınmış “tellalı” 1992 yılında İpekçi ödülünü aldı.
Andreadis, “aşırı Türk aleyhtarı bir çevrede büyüdüğünü” söyledi. Babası Bağımsız Pontus Meclisi milletvekiliydi ve 1921 yılında Amasya’da kurulan İstiklâl Mahkemesi tarafından gıyabında ölüm cezasına çarptırıldı. Diğer akrabaları da Pontus konusuna karışmıştı. Bu ortama karşı dengeler kuran adil ninesi Afroditi idi. Göçmenler Kalamaria’sının KKO1 sokağında bulunan evde, mangalın etrafında oturup insanların Karadeniz’deki hayatı, iyi ve kötü tarafları, acıları ve sevinçleri ortak yaşamları ve dostluklarına dair hikayeler ve anılar anlatıyordu. Bu anılarla büyüyen, 1960’lı yıllarda iyice gündeme gelen Kıbrıs konusunu izleyen Almanya Frieburg Üniversitesi Siyasal Ekonomi öğrencisi Yorgo Andreadis, Kıbrıs konusunda bir araştırma yapmak amacıyla İstanbul, Ankara ve İzmir’i ziyaret etmeyi buna paralel olarak da Pontus’tan geçerek ailesinin yaşadığı mahalle ve evlerin fotoğraflarını çekmeyi düşündü. Andreadis, “ne Ankara’yı, ne İstanbul’u ne de başka bir yeri görebildim. Pontus’ta insanlar o kadar misafirperverdi ki bir yere ayrılamadım, gidemedim. Herkes beni misafir etmek, bana rehberlik yapmak, evine yemek için davet etmek için yarışıyordu. Türkçe ve Pontusça konuşmamız onları da beni de coşturdu. Altı gün kalmak için yola çıktım ve sonunda kırk gün kaldım. Bu da bir yaşam ilişkisi oldu” diyor.
Afroditi ninenin anlatıları sayesinde dedelerinin evlerinden birisini (Kromni’deki Varenus konağını) buldu. “Pontus’taki Evim” adlı kitabında “hayatımda ilk kez bizim evde yatacaktım. Hem de ne ev! Tam bir konak!” şeklinde tarif ediyor. O kadar duygulanmıştı ki o gece hiç uyuyamadı.
--Hanya’dan İzmir’e--
Müfide Pekin, İstanbul
“Yer hiç yabancı gelmedi. Yolu mahalleyi yıllardan beri tanıyor gibiydi. Bir şekilde evindeymişim gibiydi. Dil evde konuştuğumuz dildi. Yemek yediğimiz yemeklerdendi. Siyah giyinmiş yaşlı kadınlar gördüm. Tıpkı ninem gibi; yaslı olduğunu göstermek için daima siyah giyerdi. Müziği de tanıyordum. Ninemden öğrendiğim “to yelekaki pu foris” ve Samiotissa” şarkılarını herkes biliyordu. Nüfus mübadelesi ardındaki trajediyi o zaman anladım. Bu insanlar sadece coğrafi açıdan yer değiştirmediler, kültürel ve psikolojik açıdan kökleri söküldü”. Mufide Pekin bir Giritli Türk ailenin kızı. Girit lehçesinin hemen belli olduğu çok iyi Yunancasıyla Hanya’yı anlattı. Annesi ve babası orada doğdu 1924 nüfus mübadelesine kadar; İzmir’e, “yabancı bir yere” yerleşmelerine kadar orada yaşadılar. Sayın Pekin İstanbul’da yaşıyor, Boğaziçi Üniversitesinde İngiliz Edebiyatı Bölümünde Profesör, aynı zamanda da Yunanca ve İngilizceden Türkçeye kitap çeviriyor. Hanya’ya ilk kez 1992 yılında annesinin evini bulmak için gitti o günden bu güne de vatanını ve Yunanlı dostlarını devamlı ziyaret ediyor. Pekin, “Hanya’daki Yunanlılar bana çok yardım ettiler çünkü onlar da Küçük Asya’dan göçenler ve buna benzer, belki de daha kötü deneyimleri vardı” diyor ve Giritçe konuştuğunda Giritlilerin coşkusu aklına geliyor. “Aşırı milliyetçi tutumlar elbette sınırın her iki tarafında var bu nedenle de iki millet arasındaki dostluk için çabalardan vazgeçmemeliyiz” şeklinde sözlerine devam etti. Zaten bu düşünce çerçevesinde yaklaşık altmış “Lozan çocuğu” ile birlikte hedefi iki millet arasındaki dostluk temelinde ortak göçmen mirasının kurtarılması ve koruması olan “Lozan Mübadeleliler Vakfı”nı kurdu. Vakıf ata topraklarına geziler düzenliyor, birinci ve ikinci nesil göçmenlerden yazılı ve şifahi bilgiler topluyor.
--“Gelsinler evi teslim edeyim”--
Panayotis Selviaridis Hortokopi/Kavala, Selanik.
“Evin önünde bir sandalyede oturan çok yaşlı dede ayağa kalktı ve gözümün içine baktı. Sordu: Anastasis ve Panais yaşıyorlar mı? Yaşıyorlarsa gelsinler evi teslim edeyim”.
Trabzon Pontus’lularının gitmesinden bu yana yetmiş yıldan fazla bir zaman geçti ve yaşlı Türk nasıl gittiklerini, evleri boş kalmasın ve yıkılmasın diye ona evlerine yerleşmeyi nasıl önerdiklerini bugün olmuş gibi hatırlıyor. Soruyu, Panais’in torununun oğlu Kavala’nın Hortokopi köyünde doğan, AHEPA hastanesi Beyin Cerrahisi Kliniği Başkanı Yardımcı Profesör Panayotis Selviaridis’e soruyor. Panayotis 1989 ve 1994 yıllarında iki gezisinde Trabzon’un Kapıköy ve Daniaha köylerinde atalarının dört evini ziyaret etti. Daniaha’da ninesinin evinin yanında atalarının inşa ettiği küçük kilisenin kalıntıları, Kapıköy’de dedesinin evinin önünde hala ayakta duran ve üzerinde “bu kuyu Sayın Haralambos Selviaridis tarafından 1893’te inşa edildi” kitabeli mermer büyük çeşme, elindeki resmin aynısı mahalle hiç değişmemiş olarak duruyor. Görüntüler ve anılar, duygusallık ve gerçek ortam birbirine karışıyor. İnsanlar da. Sayın Selviaridis’in ninesinin evinde oturan Fatma, Selviaridis’in ailesini tanımıyordu fakat onu bekliyormuş gibi eve davet etti ve ayran ikram etti.
Livera’dan yaşlı Salih zamanla hiç değişmemiş Pontus lehçesiyle konuşuyor, ona rehberlik yapıyor. Koruyucu meleği olmuştu. “Margarita teyze” adını duyan bir genç onu gururla teyzenin evine götürdü. Bir dede Pontus’ça konuştuğunu duyunca duygulandı ve bahçesinden armut ikram etti.
Sayın Selviaridis dedesinin evini bulunca şoför de heyecanına katıldı ve havaya ateş etmeye başladı. Çocuklar “evlerini arayan Yunanların” arkasından koşuyordu. Eski dostlar ve tanıdıklar önünde canlanıyordu. Selviaridis “bu yaz oğlumu da alıp gitmeyi tasarlıyorum” dedi.
--“Aniden kim olduğumun bilincine vardım”--
İlias Konstantinidis Paranesti/Drama, Selanik.
“Ne babam ne de ben orada yaşadık fakat buna rağmen gördüklerim, duyduklarım, rastladığım insanlar, yürüdüğüm yerler beni aniden ve kesin bir şekilde kim olduğumun bilincine getirdi.
İğneyle tedavi uzmanı İlias Konstantinidis atalarının toprağı Karadeniz’e 2004 yılında gerçekleştirdiği ziyarette duyguların, anıların, anlatıların canlanmasına yol açtı. Arkadaşlarıyla birlikte Sivas, Gümüşhane, Sümela Manastırı ve Ankara’da duraklarla Trabzon’a kadar arabayla kat ettiği 4.500 kilometrelik yol, “Pontus Gezisi; Köklerim” adlı kitabındaki tarifin aynısı; kendisini tanımasına yol açan bir yolculuk. İsmini aldığı dedesi İlias Konstantinidis Sidirohori ya da Demirciköy’den; bugün Harmancık ve Ardassa ile Gümüşhane arasında bulunan köydendi. Babası Gürcistan Sohum’da doğdu çünkü aile Türk-Rus savaşında gitmek zorunda kaldı. Kendisi Drama/Paranesti’de doğdu fakat ninesinden duydukları, anlatıları Karadeniz’i sevmesine neden oldu. Konstantinidis, “en uzak yerlere kadar gittik, Pontus’ça konuşan insanlara rastladık. Kadınların aralarında konuşmalarını duyunca şaşırıp kaldım. Makedonya’daymışım gibi hissettim. Karşılaşmalar oldukça duygusaldı. Bizi kucaklıyor “bizi unuttunuz” diyorlardı. Bazıları bizi görünce deli gibi davranıyor “biz Rumuz” diyolardı. Karadeniz, yıkık kiliseler ve terkedilmiş köyler, Yunanca kitabeler, Rum mahalleleri”.
Sayın Konstantinidis devam ediyor: “Sidirohori artık terkedilmiş yıkık bir köy. Bir yan yola girdik ve arkadaşlarımla birlikte aniden iki evin avlusunda bulunduk. Gözlerim yaşardı. Hiç unutmayacağım. Kim olduğumu tam olarak o anda anladım”.
Sayın Konstantinidis Karadeniz’e gelecek ziyaretini planlamaya başladı. Bu kez Santa ve Kromni köylerini, Sürmene’yi de ziyaret edecek. (Zoya Kutalianu ,Kathimerini 19 Nisan 2008)